twitting:

    follow me on Twitter

    27 Aralık 2008 Cumartesi

    42

    Ölümden ve her türlü tezahüründen korkmadığını hissettiğinde, aslında neden korktuğunu da merak etmiyorsun. Sonra bir gün gözlerini açtığında, hepsini, gözlerinin içine bakarken yakalıyorsun, hem de olabilecek en güzel haliyle.


    Korkunun bile anlamsız olduğunu anladığın an ona sarılmak iyi bir seçim miydi?

    Evet.

    24 Kasım 2008 Pazartesi

    Vaziyeti değiştiremeyeceğimizi anladığımız zaman, kendimizi değiştirmek için çabalamaya başlarız.
    -Viktor Frankl

    18 Kasım 2008 Salı

    "Çalışmayan şeyleri fark ediyoruz. Çalışanları farketmiyoruz. Bilgisayarları farkediyoruz, onlara ödediğimiz parayı farketmiyoruz. E-Kitap okuyucularını farkediyoruz, kitapları farketmiyoruz."
    -DNA

    11 Kasım 2008 Salı


    "Gençler! Aptal aileleriniz tarafından rahatsız edilmekten usanmadınız mı? HAREKETE GEÇİN! Çıkın... Bir iş bulun... Kendi ayaklarınızın üzerinde durun. Hazır her şeyi çok iyi biliyorken, geç kalmayın!"

    2 Kasım 2008 Pazar

    Golden dust of dirt age pt 2: Fourth Age of Sand

    Hayat denilen şu göz kamaştırıcı kakofoniye birazcık anlam kazandırmak için belki de, insan medeniyetine birazcık daha katkım olsun diye yeni yollar araştırıyorum daima. FreeRice benzeri "tıkladıkça bağış yap" sitelerinden "sıkılmam" (evet, böyle söylemek hoş değil) sonucunda yeni arayışlara girmişken, ekşisözlük imdadıma yetişti: BOINC.


    Berkeley Open Infrastructe for Network Computing (BOINC), diğer adıyla World Community Grid, IBM ve Berkeley Üniversitesi'nin el ele vererek yarattıkları bir kullanıcı ağı. Bu ağın yaratılış amacı da, uzun zamandır duymakta olduğumuz ama bir türlü fiilen göremediğimiz (doğru yere bakmıyoruz çünkü) "İşlemciniz boştayken bilimadamlarına hizmet etsin" düsturuyla bir şeyler yapabilmek. 

    Yaklaşık altı yıldır çalışmakta olan BOINC, meşhur Seti@Home'dan insanlığın merakla sonuç beklediği FightAIDS@Home'a kadar bir çok araştırma için işlemci ağı oluşturuyor. Yani, kullanıcılara işlenecek bir miktar veri gönderiyor, ve bunu boş duran işlemcilerde işletip sonucu geri alıyor. 

    Bu güne kadar hatrı sayılır miktarda veri işlemiş olan sisteme katılıp bir şeylerin parçası olmak ise oldukça basit: WCG'nin sitesine girip kaydoluyor, ve minicik BOINC client'ını indiriyoruz. Programı kurup minicik birkaç ayar yaptıktan ve destek vermek istediğimiz projeleri seçtikten sonra tek yapmamız gereken, client'ı çalışır durumda tutmak. Geri kalan herşeyi client hallediyor, hattasadece boştayken değil de, daima çalışmasını istiyorsanız bilgisayarı ne kadar kullandığınızı hesaplayıp işlemcide kendine ayırdığı payı düşürüyor ki, bilgisayarınız kasılmasın.

    Hatırlayanınız olur belki, Ps3'ün dokuz çekirdekli "Core"unun bu sistemle uyumlu olacağı söyleniyordu. Core bu sistemi kullanıyor mu bilmem ama, "bilmem kaç megabartlık şahane çif çekrdek" işlemcilerimizin oyun oynamaktan başka bir işe yaradığını görmek güzel.

    Eğer siz de bu 230.000 kişilik orduya dahil olmak isterseniz de bir yerlerde yardıma ihtiyacınız olursa, beni nerelerde bulabileceğinizi biliyorsunuz ;)

    <-Hayır, bu dayıları işlemiyoruz veri olarak.

    World Community Grid: http://www.worldcommunitygrid.org/

    28 Ekim 2008 Salı

    Arriving Somewhere...

    All my designs, simplified...


    And all of my plans, compromised...


    All of my dreams...

    18 Ekim 2008 Cumartesi

    Sanki bütün evren, bütün varoluş, bütün bu anlamsız şeyler, yukarılarda birinin tamamen kaza eseri, muhtemelen buzdolabından bir kaç mandalina almaya çalışırken başlattığı bir sürecin devamı. Ve benim durduğum yerden, bilgisayar kullanmayı bilmeyen annenin saatlerce çırpınıp bilgisayarı kapatamamasına benziyor hikayenin gerisi.

    4 Ekim 2008 Cumartesi

    ...and we broke through clouds.

    Sisli havayı delip geçen yağmur damlaları gibiyiz her birimiz. Düştüğümüzü biliyoruz ama yolumuzun sonunu göremiyoruz. Rüzgar çarptıkça savruluyoruz, umuyoruz ki bu sefer rüzgar hepimizi daha güvenli bir yere taşısın. Çünkü düşmeye hep beraber başladık, yalnız kalmayı göze alacak kadar da güvende hissetmedik hiç.
    O kadar kalabalığız ki, bir başka kayıp kuşak olup olmamamızın bir önemi yok. Olsaydı bile, inanılmaz bir hızla düştüğümüz gerçeği gibi onu da görmezden gelecektik. Sebebini bilmesek de, bir şekilde ilerlemeye devam etmek dışında umursadığımız bir şey yok.


    Güneşi sırf o nefret edip sırtımızı döndüğümüz kara bulutlar yüzünden asla göremeyeceğiz. Ama güneşin ölümcül sıcağını engelleyip bizi buharlaşmaktan koruduğu için de minnetarız bulutlara.
    Bulutlardan ayrılırken de geride kalanları hiç kıskanmadık. Biliyoruz ki onlar hiç bulutların dışındaki ne olduğunu hiç merak etmedi.

    Yolun sonunda denize düşecek kadar şanslı olanlarımız bizi unutacak, bazılarımız daha yere değmeden aramızdan ayrılacak ve bir çoğumuz yere çarpıp paramarça olacak. Ama sıçrattığımız sular bir yerlerde birikip yepyeni bir dünya filizlendirecek.

    25 Eylül 2008 Perşembe

    Marvindie geri döndü

    Bir süre önce "Sansürlenmiş" olan Bağımsız Oyun blogum geri döndü:

    hadi bakali.

    24 Eylül 2008 Çarşamba


    Benim karakterimmiş bu. PersonalDNA öyle diyor.

    (Siber düyanın uçsuz labirentlerinde kaybolan şaşkınlar için: renkli kutuların üstüne gelince anlamları çıkıyor annem.)

    Edit büdüt: Efendim, bu küçücük renkli kutucuklarda bitmiyormuş iş, biraz geç farkettim. Şurada, karakterim hakkında -hepsine katıldığım- bir sürü çıkarım var: http://www.personaldna.com/report.php?k=QiGwOJSRvROHGcW-GE-AADCA-5ea0&u=e72593b5e940

    18 Eylül 2008 Perşembe

    Ninja Cat!



    "Ninja kedi, hareket etmeden yaklaşıyor!"
    Uzun zamandır hiç bir Lolcat'e bu kadar gülmemiştim. Eğleniniz.

    15 Eylül 2008 Pazartesi

    Fourth

    Yaptım sonunda.
    Yıllardır "Ya şöyle küçük bi not defterim olsa, aklıma gelenleri yazsam da unutmasam, kafama estikçe bi şeyler çizsem..." diyordum.
    Dün gidip aldım bi tane. Cebime sığıyor (Zorlasam g.tüme de sığar.). Etkisini ilk günden gördüm bile. Daha şimdiden içinde "ister gönüllü ister force'la" şeklinde şahane bi vecize duruyor. İyi oldu bu evet.

    Efenim, bu arada the Verve, Fourth adlı albümünü piyasaya sürmüş sonunda, haberiniz olsun.

    12 Eylül 2008 Cuma

    ...dün gece yatmadan önce, "yarın yine zor, sıkıcı ve kötü bir gün olacak" demiştim kendime.

    bunu tahmin edememiştim.

    mezarında rahat uyu arkadaşım...


    ...no safety or surprise, the end...
    i'll never look into your eyes...

    again...

    9 Eylül 2008 Salı

    Art is Resistance.

    Banksy, yıllardır dünyanın dört bir tarafına grafitiler yapıp çok büyük bir üne kavuşmuş, lakin bir kere bile çıkıp "evet bunları ben yaptım" dememiş antipopülarist bir sanatçı. Sanat Direniştir lafının en gerçek, bir o kadar da hayalet temsilcisi. 
    Benim gözümde ise, resimlerin gittikçe yapay ve pop kültüre yönelik boya lekelerine dönüştüğü çağımızda dünyaya gelmiş son büyük ressam.
    Beytüllahim'de, İsrail-Filistin savaşı için...
    Banksy'nin en son Blues'un anavatanı New Orleans'a uğradığını duydum. Umarım bir gün İzmir'e de gelir, bu soğuk beton heyulasını şenlendirir.
    New Orleans'taki Banksy takipçilerinin oluşturduğu galeriye şuradan: 

    Hatırlattığı, haber verdiği, ve linki çalmama göz yumduğu için Futuriska'ya teşekkürler :)

    8 Eylül 2008 Pazartesi

    Nobody is allright.



    İki adımlık yolda nasıl kayboldum: İbret verici bir hikaye

    Efendim, birçoğunuz bilmiyor belki ama, bizimkiler Üçkuyular'da bi dükkan açtı bi hafta kadar önce. Daha yeni olduğu için, ara sıra yardıma gidiyorum ben de. Ayrıca farkettim ki, birçoğunuz ne Üçkuyular'ı, ne de İzmir'i biliyor. Pü size, lakin bir şema çizeyim hemen.


    Evet, artık hiç değilse bi fikir sahibisiniz. Evimin önünden minibüse biniyorum, hooop, dükkanın tam önünde iniyorum. Güzel sistem.

    Peki bugün beni dükkana çağırdıklarında öyle mi yaptım? Hayır!

    Otobüse binmeye karar verdim. Zira, teoride bindiğim duraktan geçen her otobüs, Üçkuyular'a uğramak zorundaydı. Durağa gittim, ilk gelen otobüse bindim.
    Lakin pratikte otobüs, pek de alışık olmadığım şekilde Üçkuyular'a vardığında hiç durmadan, meydandan, dükkanın otuz metre ilerisinden geri dönüp tam ters istikamete, Narlıdere yönüne ilerlemeye başladı. "Eheh, neyse ilk durakta inerim" dedim, lakin hesaba katmadığım bir şey vardı: Otoban.

    Otoban, Üçkuyulardan başlıyor ve... eee... Buca'ya gidiyordu. Buca'ya evet. Size yine bi şey ifade etmedi sanırım. Bi şema daha çizeyim:
    (Yazmayı unutmuşum, Buca o üstteki nokta)

    Tahmin edersiniz ki, Otobana girdiğinde, artık geri dönüş için çok geçti. Otoban üzerinde durak da olmadığı için, yaklaşık birbuçuk saat İzmir'in çılgın muhitlerinde dolaştıktan sonra Buca'da indim. 
    Ve Üçkuyulara gittiğinden emin olduğum bir taşıt buldum...

    "In a nightmare, every choice you make is a wrong one."

    "Bir kabûsu yaşıyorken yaptığınız her seçim, yanlış seçimdir."

    Max Payne'in filmi geliyor yakında. Hayatımda nadir olmak üzere, heyecanlıyım. En sevdiğim kara hikaye, en sevdiğim metafor fırtınaları, en sevdiğim "ağır" sözler beyazperde'ye taşınıyor.

    Filmin Trailer'ını izledikten sonra, filmin hayallerimin bile ötesinde olduğunu düşünmüştüm. Tanrılar pantheonu "Aesir" ve savaşların kaderini çizen "Valkyre"leri ilk gördüğümde gözlerime inanamadım. Filmde Aesir, yeraltı dünyasına paravanlık eden bir şirket olarak betimlenmiş, Max'in de ağına düştüğü uyuşturucu Valkyre ise "kafası güzel" yenilmişleri savaşlardan çekip çıkaran kuşlar olarak betimlenmişti.

    Lakin trailer'ı izleyeli uzun zaman oldu, ve bir şeyineksik olduğunu yeni farkettim: Müzikler.
    Ne Max Payne'in basit bir aksiyon oyunu olmadığını gösteren o destansı tema müziğini, ne de Poets of the Fall'un şahane Late Goodbye'ını duymadım. Ve trailer bana diyor ki, bu müzikleri filmde de duyamayacağım.

    Sanırım korktuğum başıma geliyor. O güzelim kara hikayeyi alıp "Sam Lake'in parmağının değdiği", sıradan bir aşk hikayesini içerecek bir aksiyon filmine dönüştürüyorlar. Ve yine korkuyorum ki, herkes bu filmi beğenecek. Eskilerden tek bir nota olmasa bile...

    P.S.: Ha, bi de evet, Eric Mabius, Max Wahlberg'den daha çok yakışırdı o role.

    7 Eylül 2008 Pazar

    En büyük eğlencesi, tek tesellisi, yaşam kaynağı uyumak olan birinin elinden kim alabilir uykularını?

    Bilmiyorum. Gerçekten. Lakin öğrenmem gerek. Rüyalarımı geri almalıyım.

    Unisom geçici bir çözüm sadece. Doktor öyle dedi.


    Bunu da yaptım: Liseden mezun oldum!

    Evet, başlık Barış Uygur formatından arak. Bu aralar Kaan Sezyum ve Barış Uygur'u ayrıca takip etmeye başlamamla da alakası var bunun.

    Ama anlatacağım şeyin yok!

    Efendim, sonunda liseden mezun oldum ben bugün. Bundan beş sene önce liseye başladığımda, işin buralara geleceğini bal gibi biliyordum. Orta okulda başlayan "Yieaaa bu eğitim hayatı bozuk 
    hocu, bana böyle daha atraktif, daha aksiyonlu bişiler
     lazım" söylemlerim, bunu takip eden okul notlarımın önlenemez düşüşü ve bunun arkasından gelen LGS hezimeti, düz liseye girmeme önayak olmuştu. Ben de kendimi maksimum düzeyde salarak, bir yıl içinde okulu s*ine takmayan bir isyankar ergen olup çıkmıştım (Bu duruşumun hâlâ arkasındayım bıcırıklar).

    Lise 2'ye geldiğimde had safhaya varmış olan umarsamazlık sınıfta kalmama neden olmuştu ki, ikinci sene aynı dersleri görürken, anlatılan şeyleri hayatımda ilk kez duyduğumu farkettim. Bu farkedişin bir sebebi de "Müzik olayları"na giriyor, etrafımdaki sesleri daha iyi dinlemeye odaklanıyor olmamdı (Bu sayede hocaların cırlak seslerinden melodi çıkardığımı bilirim).

    Lise bittiği zaman gözlerimi açtığımda, vermem gereken on küsür ders olduğunu gördüm. İki sene içerisinde yapılan sürüyle kurtarma sınavı sayesinde teker teker kurtardım çoğunu. Geçen senenin ortasına geldiğimizde geriye tek ders kalmıştı, ve ben o sınava da hazırdım.

    Ama şansa(!) bakın ki, sınavdan bir kaç gün önce, ismini verip rencide etmek istemediğim Müdür bey arayıp, "Sen fesbukta bana rüşvetçi yazmışsın!" dedi. Haklıydı. Bilmem kaç ay önce demiştim. Çoktan unutmuştum dediğimi. Şu sanal naneye her yazdığımı hatırlayacak olsam MegaHafıza reklamlarına çıkarım zaten. Sınava bir hafta kaldığı için dediğimi aynen yutmak zorunda kaldım, lakin işe yaramadı. Geçemedim o sınavdan.

    Aradan bir zaman daha geçti, geçen seferki kararlılığımı kullanarak, ve lise tarihimin en yüksek notu olan 90 alarak (tarih, ingilizce ve psikoloji'yi saymıyorum, onlar zaten ilgilendiğim şeylerdi) bitirdim bu hikayeyi de. İçimden geçen, ben gittikten sonra civciv sarısına boyanmış o allahın belası okula bir daha asla dönmemek idi, lakin elimdekinin Diplomanın kendisi değil, geçici diploma olduğunu farkettim. Yani en az bir kere daha gideceğim o okula. Bakalım müdür diploma için ne kadar isteyecek... 
    (Evet, resim doğru. Dolar alıyor sadece.)

    4 Eylül 2008 Perşembe

    Audiotape

    "Memleket mi, yıldızlar mı,
    Gençliğim mi daha uzak?..."

    Şiiri yazan Nâzım'a, o şiiri insanın içini titreten bir şarkıya dönüştüren Livaneli'ye, ve gençliğinde dinlediği Livaneli kasetlerini saklayıp bana veren babama teşekkürler.
    Bir de iletisine yazdığı iki mısrayla kasetleri sakladığım yerden çıkartmama vesile olan insana.

    30 Ağustos 2008 Cumartesi

    Araf




    "I think that the indefinable space between happy and sad is the most moving and compelling place for an artist to be. If there's anything I consistently strive for, it's a melancholy limbo."

    MarvinDie, iki hafta kadar önce, ironik bir biçimde Spam Blog olmakla suçlanarak kapatıldı. Tekrar açılması için uğraşıyorum, ve açıldığında ilk göz atacağım oyun bu olacak.

    p.s.: ses için özür. kapatmanın bir yolu yok ne yazık ki.

    27 Ağustos 2008 Çarşamba

    "Bir tarayıcı ne görebilir? Kafamın içindekileri mi? Beni, bizleri anlayabilir mi? Açıkça görülüyor muyuz, yoksa sadece belirsizlik mi gördükleri? Umarım açıkça görebiliyorlardır, çünkü ben artık bakamıyorum kendime. Tek gördüğüm kasvet oluyor. Umarım tarayıcılar benden daha iyidir. Çünkü eğer tarayıcı sadece belirsizliği görüyorsa, binlerce kez lanetlendim demek.
    Bu yolu sadece ölüyken yürüyebilirim, çok az şey bilerek, ve o küçücük yanlış kırıntılarını benimseyerek."

    24 Ağustos 2008 Pazar

    Not For Want of Trying

    20 Ağustos 2008 Çarşamba

    Kafam çok karışık. Ben yalnız kalmak istedikçe etrafımdakiler bölünerek çoğalıyor sanki. Sonu gelmeyecekmiş gibi hiç. Ben insanevladına değer verdikçe sadece sorun olacaklar benim için.

    Karma? İnanmıyorum ben buna babaçi. İyi bir insanım lan ben? Hayata karşı da hep pozitif oldum. Nefret etmedim hiç kimseden, hâlâ da etmiyorum. Ama hayatın bana geri dönüşü sadece daha fazla sıkıntı oluyor.
    Oysa sadece biraz yalnız kalmak istiyorum. Gözlerimi kapattığımda dinlenebilmek istiyorum. Sabah uyandığımda "farklı gün, aynı b.ktan şeyler" dememek istiyorum.

    Ben bir şeyleri değiştirmek için çarklarımı döndürdükçe etrafımdakiler dişlileri kırıyormuş gibi geliyor bazen. Kuruntu gibi, kibir gibi biraz da.

    Müziğin sesini bile kökleyemiyorum be blog...

    ...save me...

    2 Temmuz 2008 Çarşamba

    a hymn for lost in details.

    Kendimi atılmış zar gibi hissediyorum. Her şekilde yere çarpacağım, ama yüzüstü gelmemek için olan gücümle savuruyoum kendimi. Herkese farklı farklı gösterdiğim yüzlerim etrafımda fırıl fırıl dönüyor, ama sadece dikkatli bakanlar her birinin farklı olduğunu anlıyor. Çoğunluğun gözüne ise sadece görmek istedikleri, en mutlu yüzüm "6" takılıyor. Ve ben de yolumun sonunda 6'yı tutturup kimsenin üzülmemesini sağlamak istiyorum.

    ...when people run in circles,
    it's a very very...
    mad world.

    26 Haziran 2008 Perşembe

    Nudity

    Radiohead bir süre önce, en sevdiğim şarkılarından biri olan Nude'un remixlenmesi için bir yarışma düzenledi. Bu video da, o yarışmaya katılan Glasgow'lu bir Grafik Tasarım öğrencisinin aynı zamanda final projesi. Âtıl durumdaki harddisk, tarayıcı, Spectrum ZX gibi bilgisayar parçalarını toplayıp, dinlediğimde kulaklarıma inanamadığım bir remix yaratmış. Şarkıyı seveiyorsanız, mutlaka dinleyin.

    (ilk 1.5 dakika şarkıya hazırlık kısmından ibaret, o yüzden atlasanız iyi olur :)



    Big Ideas (don't get any) from James Houston on Vimeo.

    21 Haziran 2008 Cumartesi

    ...for all these weird creatures...
    who lock up their spirits...
    drill holes in themselves...
    and live for their secrets...

    Kontrolüm dışındaki o kadar çok engelle karşılaşıyorum ki, geleceğe dair plan yapmaktan uzun zaman önce vazgeçtim. Yarın ne olacağını bilmiyorum. Açıkçası umursamıyorum da.
    Bu sayede artık hiçbir sürprize şaşırmıyorum. Öyle ki, az önce sevdiğim bir akrabamın vefat ettiğini öğrendim. Dışımdan "Aa, gençti daha" derken içimden "Eh, kurtuldu" dediğimi farkettim. Bana öğretilen, böyle bir şeyi içinden geçirmenin bile saygısızlık ve düşüncesizlik olduğu. Ama hiç vicdan azabı duymuyorum içimden öyle dediğim için. Keşke dışımdan da söyleyebilsem, ama toplumda hoş karşılanmak için, her ne kadar bunu yapmaktan utansam da, çeşitli maskeler takmam, yalan söylemem gerek. Öte yandan, en sevdiğim insanların ölüm haberini aldığım günler geldiğinde buna kayıtsız kalacak olmaktan da korkuyorum. Mantığım fazla şımardığımı söylüyor. Ama şu anda dümende vicdanım var.

    Aslında şu anda çok, çok mutlu olmam gerekiyordu. Son günlerde yaşadıklarım "tam istediğim gibi bir hayat" tablosuna çekilen son bir kaç fırça darbesi olmalıydı. Ama aksine, sanki bu güne kadar sadece sabun köpükleriyle doldurmuşum gibi, inanılmaz bir boşluk ve gam var içimde. Neyle dolduracağımı bilmiyorum. Aslında kendime kızgınım, ama oturup neden kızdığımı soracak cesaretim yok.

    Kendime verdiğim tek cevap, "sanırım bazı hayaller daima hayal olarak kalmalıydı" şeklinde. Ama bunun da gerçek olmadığını biliyorum.

    ...But i'd be allright...

    17 Haziran 2008 Salı

    ...and let ÖSS pass through me...

    Cok eğlenceli bir maratondu yine. Stresten kusanlar, kendi canına kıyarcasına inekleyenler, oldu. Ben de "oturup izleyenlerden" biri olarak bolca eğlendim, Öss'ye girmeyen "büyük"lerin çocuklaşmak için hiç bir fırsatı kaçırmadığına bir kez daha şahit oldum. Ama hâlâ anlamadığım iki şey var; ilki, bu insanlar neden biz öss öğrencilerinden daha heyecanlıydı? Her sene olmuyor mu lan bu nane, yoksa bizden sakladıkları bi bahis yönü falan mı var? Hayır varsa öyle bi şey söylesinler, içeriden tüyo falan vereyim, ihya olalım karşılıklı.
    İkincisi, annem o hindistancevizini nereden buldu? Bi yakalayayım konuşacağım, eğer çok aramadıysa sınav olmayan zamanlarda da almasını talep edeceğim, süper bi oyuncak lan, ahah.
    Ayrıca televizyonda çıkıp "hindistancevizi öss'de iyi gelir" diyen kimse, gerçek hayatta yediği sihirli mantarlardan ben de istiyorum. Muhteşem kafa yapmış belli. Hindistancevizi nasıl kafa çalıştırabilir, bir miktar yedikten sonra uyudum ben resmen yau.

    Vadevır, şahane gazla girdim, karpuz gibi yardım geçtim Öss'yi. İster misiniz bir dilim? Rakı da var bak ;).

    4 Mayıs 2008 Pazar

    yeni yollar, yeni adımlar...

    Yeni ve bu sefer gerçekten ilgi göstereceğim bir blogum daha var artık :). Kişisel bir başka blod değil tabi, Marvindie adında, bir saatte üç küçük adım atabilmiş bir ufaklık, uluslararası arenadaki bağımsız oyun sektörü hakkında türkçe bilgi almanızı sağlamak amacıyla doğdu. Umarım ömrü de uzun olur.

    http://marvindie.blogspot.com

    kızıl yürekler kızıl güneş için atar

    "...Büyük Atılım'ın bereketi üzerimize tufan yağmuru gibi yağdı, duyularımızı ansızın sakat bıraktı. Önderimiz bize seslendiği zaman saf sadakatimizle afalladık, büyük, öfkeli ve görmeyen gözleriyle baktığında sessiz suratlarımızı ona çevirdik. Kara rüzgarların zafer haykırışları gibi, kükreyen bir ses ve kutsal kelimlelerle yüreklerimizi sarmalayıp temiz hayranlığımızı pençesine aldı. Tâmâhkarlığın cümleleri üzerimize yağdı ve bize sonsuz zenginliklerin sahte hayallerini gösterdi. "Tahıllarımızı yağmalayan serçeleri yok edin ki ekinlerimiz çoğalsın; zenginliklerin üzerimize yağmasını seyredelim!"
    Ve tüm serçeleri yuvalarında kendi ellerimizle canlarından ettik, göklerin ninnisi sustu, bulutlar çekip gitti. En büyük düşmanları ortadan kalkan çekirgeler, şükranlarını çenelerini iyice açıp tüm bereketli ekinlerimizi yutarak gösterdiler. Milyonlarca kişi açlıktan kırıldı ve biz de semiren önderlerimizin aksine zayıfladıkça zayıfladık. En sonunda, kızgın güneş üzerimizde parladı, anladık ki gerçek düşmanımız gözü kapalı itaat etmekmiş. Ve kendimiz için düşünmeye o gün başladık..."

    28 Nisan 2008 Pazartesi

    a hymn for lost in details.

    Kendimi atılmış zar gibi hissediyorum. Her şekilde yere çarpacağım, ama yüzüstü gelmemek için olan gücümle savuruyoum kendimi. Herkese farklı farklı gösterdiğim yüzlerim etrafımda fırıl fırıl dönüyor, ama sadece dikkatli bakanlar her birinin farklı olduğunu farkediyor. Çoğunluğun gözüne ise sadece görmek istedikleri, en mutlu yüzüm "6" takılıyor. Ve ben de yolumun sonunda 6'yı tutturup kimsenin zarar görmemesini sağlamak istiyorum.

    ...when people run in circles,
    it's a very very...
    mad world.

    17 Nisan 2008 Perşembe

    "Sana her şeyin kötü gittiğini söylemeyeceğim -- herkes biliyor her şeyin kötü gittiğini. İnsanlar ya işsiz, ya da işini kaybetmekten korkuyor. Para sadece madeninini satın alıyor... bankalar soyuluyor... dükkan sahipleri tezgahlarının altına silah saklıyor... serseriler sokaklarda cirit atıyor ve kimse ne yapacağını bilemiyor. Bunun sonu yok. Hava solumamız için uygun değil, yemeğimiz yenilecek gibi değil... Oturup televizyondaki muhabirin onbeş intihar ve altmışüç cinayeti anlatmasını izliyoruz -- en azından bize anlatılan kadarını...

    Her şeyin kötü gittiğini biliyoruz; kötüden de kötü aslinda. Deli bunlar! Sanki herşey, herkes gittikçe deliriyor gibi. Artık dolaşmaya çıkmıyoruz; evimizde oturuyoruz, kendi dünyamızın gittikçe küçülmesini izliyoruz ve diyoruz ki: "Lütfen, en azından bizi odalarımizda rahat bırakın!.. Bırakın tost makinemiz ve televizyonumuz ve gösterişli lastiklerimiz olsun ve hiçbir şeye ses çıkarmayalım -- sadece rahat bırakın bizi."

    Ama seni rahat bırakmayacağım... Senin kızmanı istiyorum! Senin itiraz etmeni ya da isyan etmeni ya da seçtiğin biricik Milletvekiline şikayet mektubu yazmanı istemiyorum, çünkü sana ne yazman gerektiğini söylemem. Bunalımınla ya da enflasyonla, Ruslarla ve sokaktaki suçlularla nasıl başa çıkacağını da bilmiyorum. Tek bildiğim öncelikle seni kızdıracak olmaları... Sonra diyeceksin ki: Ben bir insanım--ALLAH KAHRETSİN!--BENİM HAYATIM KIYMETLİ!

    Ayağa kalkmanı istiyorum, şu an tek istediğim senin sandalyenden kalkman. Şimdi hemen ayağa kalkmanı istiyorum, sonra pencereye gideceksin ve kafanı uzatıp haykıracaksın: İNANILMAZ ÖFKELİYİM VE BUNA DAHA FAZLA KATLANMAYACAĞIM! Şimdi, HEMEN ayağa kalkmanı istiyorum, ayağa kalkacaksın gidip pencereni açacaksın, kafanı dışarı uzatıp bağıracaksın: İNANILMAZ ÖFKELİYİM VE BUNA DAHA FAZLA KATLANMAYACAĞIM! Bir şeylerin değişmesi gerekiyor! Öfkelenmen gerekiyor... Bağırman gerekiyor: İNANILMAZ ÖFKELİYİM VE BUNA DAHA FAZLA KATLANMAYACAĞIM!

    Sonra, neler yapabileceğimize bakacağız..."

    -Network

    9 Nisan 2008 Çarşamba

    Night_Eagle'ın mükemmel bir öykü eşliğinde belli başlı soruları cevaplayıp olayı bana şutlaması, doğru düzgün cümleler kurmaktan inanılmaz bir hızla uzaklaştığım şu günlerde bir tereddüd yaratmadı değil. Hepsinin ötesinde, alışık da değilim ben böyle anketlere falan. İnsanlara doğru düzgün soru sormayı da beceremem ki ben, kendime sorayım?. Bu yüzden soruları utanmadan Çağlayan'ın blogundan summon ediyorum...
    Aha geldiler...

    1- Selam Kabraxis!
    Selam canım. Naber?

    2-İyilik işte okul falan koşturuyoruz. Senden?
    Aynen işte bildiğin gibi.

    3-...
    ...

    4-...E, sorulara geçeyim ben o zaman? -Geç. -Öteki insanlarda görüp imrendiğin bi şeyler var mı Kabra?
    Var. Küçük çocuklara imrenirim ben. Herşeyi ilk kez görüyormuş gibi sorgulamaları ve merak etmeleri (ki çoğunu gerçekten ilk kez görüyorlar) çok güzel bir şey bence. İnsan büyüyünce unutuyor sorgulamayı, "aman tanrım! bu masmın üzerindeki tahta çubuk ne ola ki?" gibi sorular sormayı. Kalem o.
    Bir de böyle yıllarca uyuyabilen insanlara acayip imrenirim. Mevta mı deniyordu onlara bi şey deniyordu?..

    5- Sizi tanımlamak için bir meyve seçseniz?
    Portakal! Dışı turuncu ve pütürlü, içi sulu ve tatlı. Çekirdekleri var ama yememekte serbestsiniz.

    6- Layne Staley'i bu kadar çok sevmenizin nedeni nedir?
    Eh, sanırım içtenliği ve bir-nevi ibretlik hayat hikayesidir. Şarkılarında "hayat kısa, eğlenin ama dikkatli olun" diyoer, üstelik yalan da söylemiyor. "Ne kadar hızlı kaçarsak o kadar genç ölürüz" diyor, ve inanmayan kalmasın diye bir de depar patlatıyor. Huzur içinde uyusun.

    7- Favori kahramanlarınızın ortak bir özelliği var mı?
    Akıllıca sorular sormaları, ve soru sormaya devam etmeleri sanırım, ki bilge insanlar deniyor bunlara.

    8- Bir FRP karakteri olsaydınız?
    Sandman-vari bir karakter yahut astral evrende takılan bir Şaman olurdum sanırım. Her şekilde Chaotic olsam da, ne kadar güçlü olduğuma bağlı olarak, evil denilen sınıfa da dahil olabilirim. Ne de olsa iyi-kötü dediğimiz korkunç göreceli bir şey. Aklıma gelmişken, Dr. Doom'a da selam olsun.

    9- İki kitaptan iki karakter seçin kendinize.
    Karanlığı Taramak'tan "Eah Eytere" Bob Arctor ve Otostopçunun Galaksi Rehberi'nden Paranoyak Android Marvin.
    -E Kabraxis?
    Aa, bi de o var. Ama onun kitabı güzel değildir, boşver açmayalım hiç.

    10- Bu evrendeki tüm sorunların sebebi sizce nedir?
    Aslında ben de Evren'in yaratılmasının kötü bir adım olduğunu düşünenlerdenim, ve açıkçası biraz kızgınım da.
    PKD'nin sözüyle, "Kimin suçlu olduğunu bilmek istiyorsan, kimin kazandığına bakmalısın" diyerek kısa kesmek istiyorum.

    11- Bir "iyi ki..." bir de "keşke..." alalım sizden?
    İyi ki altı yaşımdayken Jules Verne kitapları geçmiş elime. Biraz derin oldu sanırım, ancak o yaşta kitap okumaya başlamasam böyle bir insan olmazdım. Burada benim yerime başka şeyler söyleyen başka bir insan olurdu.
    Hayatımda tek bir sefer keşke dedim, bir daha söylememek için kendime söz verdim. Aslında ihtiyaç da duymadım o günden sonra.

    12- Buraya kadar sabredenlere ve "salla ya sonunu okuyayım yeter" diyenlere bir tavsiye?
    Gidin sıcak yatağınızda rahat ve uzunca bir uyku çekin. Rüyalarınızı hatırlamanıza gerek yok, güzel olanlar zaten hep sizin içinizde.

    Röportaj hedesi, seni kime şutlayacağımı bilemedim kaybol olm sen de, !hıh.

    p.s.: evet, gelen önerileri değerlendirerek, topu Estetica'ya atıyorum. Este'cim, bak ayağına kadar geldi artık gole çevirmelisin bunu :).

    31 Mart 2008 Pazartesi

    Sanal ortamda beni tanıyanlar biliyor, uzun zamandır "L7Square" adını verdiğim, kendi tasarımım olan basit bir logo kullanıyorum avatar ve dahi arma olarak. Zaman içerisinde genellikle can sıkıntısından değişik biçimlere girdi bu logo, ben de bunları bir araya toplayıp yayınlamak istedim.


    Bu L7 logosunun sade hali. Diğer tüm logolar aslında bunun üzerinde oynanmış hâli.

    L7'nin ilk modifikasyonu, benim de en sevdiklerimden birisi.









    Bu logoyu rüyamda görüp, kalkar kalkmaz bir kağıda karaladım. Üzerinde en çok vakit harcadığım logo muhtemelen.

    Kalınlaştırılmış kenarlar ile yaptığım ilk deneme. Kenarları fazla bulanıklaştırdığım için istediğim gibi olmadı, ama silmeye de kıyamadım :)







    Bir önceki logo üzerinde çalışırken "yanlışlıkla" yaptığım bir şey.

    Can sıkıntısı anında PhotoFiltre ile yapılmış bir logo. Yakında yeniden yorumlanacak :)









    "Yahu o kadar şehir silüeti çizdim, bari bi işe yarasın" diyerekten yaptığım logo. Arkadaki kabarıklığın ne anlama geldiğini gerçekten bilmiyorum.

    Toplumsal mesaj vermeye ön-hazırlık olarak yapılmış hoş bir logo. ("Dream Machine Lullaby" yazıyor şimdilik, kasmayın boşuna :)







    Douglas Adams ve diğer tüm galaksi otostopçuları için yapılmış bir logo.

    Uzun uzun tasarlanıp bir çırpıda tamamlanmış alacalı-karanlık logo. Seviyoruz.







    Godspeed You! Black Emperor'un uzun zaman avatar olarak kullandığım F#A#oo albümü kapağı ile yapılmış bir çalışma. GYBE'ın dağıldığı haberini tam da bu logo ile uğraşırken almış olmam, ayrı bir değer katıyor benim gözümde.


    Parlatmalı bir çalışma. Az önce yaptım :)

    28 Mart 2008 Cuma

    "...something in my own place
    i'm standing naked ..."
    Bloga yazı yazmayalı yine uzun zaman oldu.
    Aslında daha sık yazmak istiyorum. Hatta, her gün aklıma yazacak birşeyler de geliyor, ancak ya eve gelene kadar unutuyorum, ya da yazıya döktükten sonra bunun o kadar da parlak bir fikir olmadığını görüp kenara ayırıyorum (taslak kısmında kenara ayrılmış onlarca yazı birikti, aslında bir kaçını elden geçirip yayınlasam negzel olacak). Artık oturup adam gibi bir şeyler yazmamın, yaptığım "bişeyler"i buraya göndermemin zamanı geldi.

    [Öte yandan ben böyle istekli olmama rağmen içimdeki ses bloga yazacağım yegane şeyin "ya yazamadım işte üf püf" şeklindeki serzenişler olacağını söylüyor, eheh.]

    En geç önümüzdeki pazar günü görüşmek dileğiyle blog (ya sana bi hitap bulmak gerek blog...).
    Bak, gün bile verdim.

    "...smiling, i feel no disgrace

    with who i am..."


    5 Mart 2008 Çarşamba

    Uzun süredir yapmak istediğim şeyi bir çırpıda tamamlayıverdim (hm, böyle söyleyince önemli bi şey yapmışım gibi oldu).
    Ne yapmak istiyordum? Blog'umun temasını değiştirmek, evet. Dün akşam 
    "yıllardır aradığım arkaplan resmini" bulmanın verdiği gazla, bu sabah iki saat içinde neredeyse tamamen yeniledim blogu. Geriye göze batmayan bir kaç küçük ayrıntı kaldı, onları da müsait bi anımda hallederim. Güzel oldu kesinlikle, di mi? eheh.

    Çektiği fotoğrafı arkaplan resmi olarak kullanmama izin veren Venus'e teşekkürler.

    28 Şubat 2008 Perşembe


    "Don't get any big ideas
    They're not going to happen..."

    Ah, selam blog! Selam kış bitmeden gelen ilkbahar! Çoğu kişi seni gördüğüne seviniyor ama, erken gelmen beni korkutuyor, biliyor musun ilkbahar? Ama sayende küresel ısınmanın bile güzel bi yanı olduğunu gördüm, sağol. Zaten ikimiz de biliyoruz gerçek dünyada ne "zifiri karanık kötüsü", ne de "parlak ışık iyisi" var; Her şey grinin milyon farklı tonunda, ve bir elimizde çamaşır suyu, bir elimizde ahududu reçeli ile bekliyoruz 
    önümüze çıkacak olanları. 
    Ve biliyorsun, elimizdekileri yemeye çalışmak da hiç hoş sonuçlar doğurmayacak :). Denemiştik bunu hatırlarsan.
    Aa, sana diyorum ilkbahar?.. İlkbahar?..
    E uyumuşsun sen ama. Bahar rehaveti hep, cık cık..

    Ama uyumakta haklısın sanırım. Herhalde milyonlarca yıllık hayatında başına gelen en güzel şeyin, bir taraftan hafif bir rüzgar genç yaprakları hışırdatır ve seni tatlı tatlı sararken şekerleme yapmak olduğunu düşünüyorsundur. İnsanevladını bilmem ama, ben de aynı şekilde düşünüyorum. Hatta yanında kuş cıvıltısı da varsa, uyanmamacasına uyumak, bir cennet tasviri gibi, değil mi?

    Geçen gün eski okuluma uğradım. Etrafında hâlâ mandalina bahçeleri ve yemyeşil otlaklar mevcut. Hatta inanmayacaksın, sanırım bir sincap bile gördüm. Eheh, evet, sincaptı o, hem de İzmir'de. Ama o sincabı görürlerse, orayı da apartmanla dolduracaklardır şüphesiz.
    Okuldan dönerken kuş cıvıltıları vardı yine Güzelbahçe'de.Uzun zamandır gerçek ve hür bir kuşun şakımasını duymamıştım. Pek alışık olmadığım biçimde, hüzünlendim. Biliyorsun, biz insanevlatları üzülmek için hiç bir fırsatı kaçırmıyoruz. Bir dahaki sefere güzel bir ses kayıt cihazıyla gitmeyi düşünüyorum, biliyorsun, teknoloji çok gelişti. Ama önce satın almam gerekli.
    Ne? İroni mi? hmfph, yapmam ben öyle şey ilkbahar. Demedim bi şey, uyu sen, ben de kendime bi köşe bulayım uyuyacak.

    25 Ocak 2008 Cuma

    Artificial blue...

    "So many tears I'm starting to drown
    The rain in heaven's all come down..."
    Müzik, sihirli bir şey kesinlikle, özellikle dinleyicisine bir şeyler ifade ettiği zaman.
    Medeniyetin binyıllardır biriktirdiği çalgı ve edebiyat kültürünü, tüm milletlerin etkileşime geçtiği 20. yüzyılda birbirine sarmalanmış ve insan yapımı elektrikle güçlendirilmiş bir halde görmek, belki de medeniyetin elinden çıkmış en güzel şey olduğunu düşündürüyor bana. Sanki bütün müzik aletleri bu zamanlar için yaratılmış, bütün şiirler ve destanlar evrilip şarkı sözü olsun diye yazılmış, hatta bütün duygular şarkı olabilsin diye varolmuş gibi. Gitar, elektrogitar olabilsin diye keşfedilmiş, ve sonra Afrika ritmleriyle harmanlanıp Blues doğsun diye güzel sesli zenci göçmenlerin eline geçmiş gibi.
    Hiç değilse on bin yıllık geçmişi olan müziğin son 100 yılda katettiği yol hayranlık uyandırıcı. Blues ile başlayan 'popüler' müzik tarihinin bir ayağının Metal müzikte, bir ayağının Pop müzikte olması, gelişim sırasında yapılan küçük değişikliklerin nasıl büyük sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor. Popüler müzik öncesi 'elektriksiz' senfoni ve türkü döneminden kalanlar da, artık müziklerde çeşni olsun diye kullanılıyor.
    Bu gelişimin ucunun nereye varacağı belli değil, ancak bir süre daha durmayacağı, insanoğlunun yaratıcılığı bastırılmadıkça müziğe yepyeni açılımlar geleceği âşikâr. Ama, şarkıların medeni dünyanın her yerine hızla ulaştırılabilmesi sonucu "bacasız" fabrikaya dönüşmüş olan müzik piyasasının her yeni şeyi çabuk tüketmesi ve aynı hızla sindirmesi, bana bin yıl sonrasının müziği için endişelenmem gerektiğini söylüyor (Ama o zamana kadar sağ kalamam sanırım :).
    "Hem yedi notayla ne kadar farklı beste yapılabilir ki?"
    -Martina Hingis, M.Ö. 30
    dipnot: Aslında bu yazıya pek sevdiğim merhum sanatçı Layne Staley üzerine iki kelâm edeyim diye başlamıştım, ama artık başka sefere. O zamana kadar, Staley'nin eli değimiş en güzel albümlerden biri, Mad Season - Above albümü download'larınıza âmade:
    "...Lord it's a storm and I'm heading to fall,
    These sins are mine and I've done wrong, oh babe..."

    11 Ocak 2008 Cuma

    Golden dust of dirt age...

    "...but i can't feed of the powerless
    when my cup's already overfilled..."
    Biz dünyanın bir ucunda bilgisayarımızın başında oturmuş, 100kbps bağlantı desteğini doğru düzgün sağlayamayan ttnet'e küfrederken, ya da televizyonda Semra Hanım'ların çemkirişlerini izleyip bir şekilde zamanımızı öldürürken, kıtlıkla boğuşan Afrika'da, fakirlik içindeki Çin'de ya da -üstün bir kibirle- dünyanın "medeni olmayan" bir başka ucunda insanlar -bizim için- basit bir sebepten, açlıktan hayatını kaybediyor. Resmi rakamlar her gün 24.000 kişinin açlık nedeniyle hayatını kaybettiğini söylüyor. Neredeyse bir kasaba kadar insan, korkunç bir istatistik (İnsanları "istatistik" olarak değerlendirmek de korkunç. Bir ara o konuda da yazarım herhalde.)

    Belki bazılarınız bundan rahatsız olmuştur, bu yüzden bu insanlara rahat sandalyelerinizden, sadece biraz vakit ayırarak yardım edebileceğiniz iki site göstereceğim. Belki canınız sıkılır ve bu sitelerde biraz oyalanırsınız, farkında olmadan birilerinin hayatının kurtulmasına yardımcı olursunuz, hm?

    Bu sitelerden ilki FreeRice. Site sahipleri doğru cevapladığınız soru başına Birleşmiş Milletler'in yiyecek yardımı fonuna 20 tane pirinç bağışlıyor. Pirincin taneyle sayılması şaka gibi gelebilir, ancak gözden kaçırılmaması gereken nokta bu rakamın soru başına olması. yani 35 soruyu doğru cevaplarsanız 700 pirinç ediyor ki, bir tabak yemeğe eşdeğer olacaktır.

    http://www.freerice.com/

    İkincisi TheHungerSite. Bu sitede tek yapmanız gereken bir butona basıp bir kaç banner reklam görmek. Bunun sonucunda site sahipleri çeşitli yardım kuruluşlarının para fonlarına yaklaşık bir kase yiyeceğe eşdeğer para bağışlıyor. Bu sayfayı açılış sayfanız yapıp günde bir kaç kez tıklamanız, dünyanın öbür ucundaki bir insanın bir günlük yiyeceğinin karşılanmasını sağlayacaktır.

    http://www.thehungersite.com/

    Bazı yerlerde iki sitenin de güvenilirliğine yönelik eleştiriler yapılıyor, özellikle site sahiplerinin bu işlerden çok büyük para kırdığı söyleniyor. Ancak tartışan "uzman"lar, örneğin FreeRice sahiplerinin 21 pirinçlik para kazandığını, tek pirincin parasını kendilerine ayırdıklarını söylüyor. Başını çektikleri şeye bakınca, kazandıklarını hakettiklerini düşünüyorum. Zaten sitelerin devamlılığını sağlamak için (bandwith ve sunucu ücretleri) bu gerekli. Sonuçta "oha adamlar para kazanacak" diyerek destek vermemek, hiç bir şey yapmamaktan daha iyi değil kesinlikle.

    ("Pirinç bağışlamaktan fazlasını yapmak isterim" diyenleri şuraya davet ediyorum: http://www.fighthunger.org/)

    "...but i'm going hungry..."

    10 Ocak 2008 Perşembe

    Do Androids Dream of...

    Blogu açalı henüz 7(?) saat olmasına rağmen bi şeyler yazmak istedim yine, zira uyandırılma saatime 3 saat kala uyumak istemiyorum ve yapacak başka bir şeyim yok. Aslında Dershaneyi ekmeyi de seçebilirim, iki hafta sonra tam gripten kurtuldum derken soğuk almayı başardım sanırım. Doğal yetenek olsa gerek :).

    Ne diyordum, hah, Elektrikli Koyunlar!
    Aslen Philip K. Dick'in romanında birer android olan, gerçeğinden farksız hayvancıklardı evet, ancak benim bahsedeceklerim onlar değil.
    the Electric Sheep adında, Sheep'leri izlemenizi sağlayan minik bir ekran koruyucu/programcıktan bahsedeğim. Öncelikle Sheep nedir ondan bahsetmek gerekiyor tabi; Sheep o sırada bir başkasının bilgisayarında yaratılıp sizin bilgisayarınıza gönderilen fraktalların sıralanmasıyla oluşan hareketli görüntülere deniyor. Fraktallar da tamamen bilgisayar marifeti ve biraz da programlama bilgisiyle oluşturulan resimler oluyor. Örnek bir fraktal şöyle olabilir:

    Fraktal budur. Maşallah.

    Evet, Sheep'ler herhangi bir fraktalın bir sonraki karede yavaşça değişerek art arda sıralanmasıyla oluşuyor, sonuçta ortaya çıkan görüntü de şöyle bir şey oluyor:


    the Electric Sheep, bunların oluşumuna bizzat şahit olmanız için yaratılmış ekran koruyucu ayarında bir program. Kurulumu basit, ancak resim akışı yoğun olduğundan pek kota ve bağlantını dostu olduğunu söyleyemem. Ayrıca doğru düzgün izlemek için 2 GB kadar boş yer bulundurmanız şart.

    Şuradan bulaşabilirsiniz: http://electricsheep.org/

    Pissmi...

    Uzun zamandır bir ucundan başlamak istediğim, ancak bu kadar uykunun arasında zaman bulamadığım blogumu sonunda hayata geçirdim sanırım. Hakikaten uzun zamandır bir yerlere bir şeyler karalamamış olmamın getirdiği dolulukla, aklıma şu an bile üstüne yazacak onlarca şey geliyor, korkuyorum (Ancak öncelikle blog tarzına alışmam gerekiyor sanırım.) Yaşam alanımın sağına soluna dağılmış onlarda düşünceyi bir araya getirebilirsem, güzel şeyler de yazabilirim diye umuyorum. En azından yıllar sonra açıp baktığımda kendimden utanmasam, yeterli olacaktır :).